Yemeğimizi yemiştik, balkona geçmiştik, mumları yakmıştık, gözlerimizi kapatıp dinlenmeye hazırdık... Yani aradaki iki saati hızlı sarıp -bulaşıkları yıkamak, çocuklarla oyun oynamak, bez değiştirmek, dişlerini fırçalamak, pijamalarını giydirmek, masallar anlatmak, uykuya geçmelerini beklemek vıdı vıdı- bunları hayal ediyordum ki içerideki iki ses; "Anne, gelllll, anne gelll, anneeee gellllll..." diye önce seslenmeye sonra haykırmaya başladı. Çete anlaşılan yine bir seri iş başarmıştı. Meğer kafamda bunlar dönerken bıdıklarım, hiçbir maddi değeri yok, öyküsü var diyebileceğim Stokholm bit pazarından kapıp getirdiğim tabak! Hayır,
1954 yılında yaşlı bir teyzenin elleriyle boyayıp kız kardeşine hediye ettiği, sonra bu dünyadan göçen kız kardeşin ardından önce evi sonra eşyaları bilmem kaçıncı ele düşünce bana kadar gelen o güzelim tabağım kendi kendine yere atlamıştı. Vay vay anılarıyla kanatlanan bir tabak! Neredeyse on büyük bir kaç düzine minik parçaya ayrılmıştı, Artık yoktu... Ne yapmalıydım? Şimdi yine bir sınav içindeydik çocuklar ve ben. Ne demeliydim?
![]() |
| Stokholm / Haziran 2014 |
Sus: Üç kuruşluk tabak için çocuğa kızılır mı?
Ses: Orası oyun yeri değil.
Sus: Gözlerini dikip onlara bakarsan, mesajı? alacaklardır.
Ses: Şöyle omuzlarından tut, sonra bir sars, "hemen odanıza, cezalısınız" de.
Sus: Önce sen ağla.
Ses: Büyüğe kız, azarla, "Sen büyüksün, önce sen yapmayacaksın ki kardeşin de sana uymasın" de bağır, çağır.
Sus: Sen sus, ellerin konuşsun.
Bize o anda empati lazımdı. Çocukları karşıma aldım, gözlerimin karşısına. "Bu yaptığınızdan dolayı çok üzgünüm. Severek kullandığım, bana ait bir eşyayı kaybettim. Şimdi yerdeki parçaları süpürmeme yardım etmeniz gerekiyor." dedim. Odada sakinliğin sesi vardı, çıt çıkmıyordu. İdil bir kız tepkisi olarak duygusal zekası ve empati yeteneği ile yanıma yaklaşıp, "oooo anneeee" diyerek boynuma sarıldı. Buna kanmazdım, rol yapıyordu ve kendini aklamaya çalışıyordu. Gerçi tam olarak ne olduğununda farkında değildi ya. Yine de bir onarma çabası içerisindeydi. Odaklandığı kelime üzülmek idi.Deniz suskundu. Hatalı olduğunu biliyordu. Her erkek gibi biraz uzakta durup kadının ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu. Benim tavrıma göre o da tavır takınacaktı.
Gerçekten üzgündüm ve sakindim, büyütecek bir şey yoktu. O tabağı -veya başka bir eşyayı- yitirmek çocuklarıma sesimi yükseltmemi gerektirmiyordu. Bana yardım ettiler. Yatmadan önce duş sırasında Deniz, " anne gerçekten çok özdür dilerim tabağını kırdığım için" dedi. Bir şeyler yavaş yavaş yerine oturuyordu. onlara sesimi yükselterek bir şeyleri kamçılamak yerine , sakince yaklaşıp, üzüldüğümü söylemem ve oralığı toplarken Özgür Bolat'ın dediği gibi bedel ödetmem yani kırıkları toplatmam etkili olmuştu. Kısmen etkilenmişlerdi.
Tabii ki salon, bir oyun alanı değildi, Bunu birkaç kere daha, keskin bir dille söylemek gerekliydi. Peki kaç kere daha söylemek? Belki yüzlerce veya binlerce. Sabırla ve taviz vermeden. O gün ve diğer günler yaşananlar sonrası davranışı belirleyecek olan, anneliğin sıfatlarından en tatlısı "sakin" idi.
Biraz Sertap'ın dediği gibi Sakin Ol

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder